31 Mart 2014 Pazartesi

YILLARCA SIK GÖRÜLEN BAZI UZAYLI TİPLERİ





Hybirds tipler:boyları-150-180 cm/kilo,40-55/göz,mavi /saç,siyah ve kahverengi/cilt,soluk/cinsiyet,erkek kadın/iletişim,konuşma



Men in Black siyahi adamlar genelde siyah bir kıyafet ve siyah kadillak kullanırlar ufo olaylarından sonra insanlara gördüklerinin ufo olmadığını değilse canlarından olacağını söylerler.
Kısaca tehtin birimleridir insana %90 benzerler.



NORDIC tipler:boyları-150-195 cm/kilo,55-110kg/göz,insan gözü gibi/saç,sarı/cilt,soluk benizli/cinsiyet,erkek ve kadın tipler var/iletişim,telepatik




Ancients tipler:boyları-150-210 cm/kilo,40-60/göz,damla,siyah /saç,yok/cilt,sert deri renksiz/cinsiyet,bilinmiyor/iletişim,konuşma,telepati
Bu gurup griler ile benzer özellikler gösteriyor fakat özellikle ciltleri kalın ve sert,ayrıca grilere oranla çok güçlü ve atak davranışlar gösteriyorlar.bazı raporlarda garip bir lisan ile konuştukları da duyuluyor.


Aslında bu tipler ile Ancients ler arasında benzer özellikler de bulunuyor.Grenn ırkıdır boy 120cm/140cm dir.
Cinsiyet ve üreme bilinmiyor sakin bir ırk olup genelde insanları kaçırma ve inceleyip geri bırakma gibi huyları vardır.


Bundan 3000 yıl evvel,kökenleri hala tartışma konusu olan Mısırlıların Amerika Kıtası ile bile ticaret yapan bir tekniğe sahip kişlerle irtibatda olduklarına dair kanıtlar vardır. Hepsinin üzerinde tartışılır sanırım ama yeni keşfedilen bir duvar kabartması bizi oldukça şaşırttı diyebilirim.Ptahhotpe in Mastabas,Kuze Sahra,Bir mezar Duvar resimleri,ilk kez bir İtalyan televizyonunda gösterildi.Bu program ,bir arkeolojik buluntuyu anlatıyordu ve hiç bir gariplik yoktu,daha sonra program kayıtları seyredilince duvar kabartmalarında garip bir resmin varlığı dikkati çekti.Beraberce bakalım:

kabartmaların sağ alt kenarında iki küçük siyahlık var

evet yanlış görmüyorsunuz,damla şeklinde gözleri ile tipik bir ancient .


GALAKTİK İNSAN WEB TEAM

TÜRK MİTLERİ VE UZAYLILAR

Türk Mitolojisi ve Antik Astronotlar 

Bugüne kadar sizlere Eski Mısır, Yunan, Aztek, Maya ,İnka, Polinezya ve diğer antik kültürlerin dünyadışı ilişki varsayımlarını öneren görüşleri sunduk. Bunların hemen tamamı, Danikenizm ve benzeri yaklaşımlardan oluşuyordu. Bu kez, dünyada ilk olarak hatta Daniken´ın bile öngörmedeği bir pencereyi açıyor ve Türk Mitolojisi ile dünyadışı zekanın ilişkisini varsayıyoruz. Aynı yaklaşım biçimi, Yaratılış ve benzeri mitleri de içeriyor.. 

Çadıra giren mavi gözlü, parlak giysili, sarışın adam; "Han-name"ye göre Cengiz Han´ın Alanko-a çadırında yatarken, pencereden birden parlak bir ay girmiş ve Alanko-a´yı gebe bırakmıştı. Ay, çadırdan girerken de, kadının gözlerine kurt ve aslan gibi birşeyler görünmüştü. Yine aynı kaynağa göre, pencereden ay ışığına benzer bir ışık girmiş ve yine bu ışık aslan ve kurt şeklinde çıkıp gitmiş. "Han-name"deki bu söylence "Moğolların Gizli Tarihi" ile uyumludur. Bu kaynakta, yine Alanko-a gece çadırında yatarken, çadırın bacasından giren ay ışığı içinden, etrafa ışık saçan parlak, sarışın ve mavi gözlü bir adam girmiş, kadının karnını okşadıktan sonra, bir köpek şekline bürünerek, ay ışığı huzmesine tırmanarak gitmiş. "Han-name" Özbek ve Türkik bir kaynatır, yörede önemsenen hayvanlar olarak aslan ve kurt dikkat çekerler. "Moğolların Gizli Tarihi" ise, proto-moğol kaynaklarından gelen bir mittir, Moğollar´ın köpek yani "Köpek-ata" inancı belirginleşir. Türk mitlerinde Ay erkek, güneş dişidir, buna rağmen Türk mitlerinde Ay´dan gebe kalma söylenceleri azdır. Alanko-a´nın gebe kalması olayını "Moğolların Gizli Tarihi"nin yazarı P. Pelliot şöyle anlatır; "Sızan ışıktan girerek karnını okşuyor ve onun parlak ışığı karnının derinliklerine işliyordu. Çadırdan çıkarken de, güneş veya ayın huzmelerine tıpkı sarı bir köpek gibi tırmanarak çıkıyordu." Kırgızlar´ın Yaradılış Mitleri´nde yay, güneş ışığı ile ilgilidir, yay güneşe doğru atıldığında güneşin ışığı yayları tutar. Altın-Bel Han´ın kız torunu güneşe çıktığında hemen gebe kalır. Meryem Ana´nın gebe kalmasını hatırlatan bu kök-mit gezegenseldir. Her versiyonda, dünya dışından gelen bir varlık vardır, kimi zaman ışık halinde, kimi zaman insan formundadır ama her şekilde de söylencenin kahramanı olan kadını muhakkak döller. Yani dünyalı kadın, dünyadışı bir güç tarafından döllenmektedir. 

Astroloji ve Türk MitleriKüçük Ayı Takımyıldızı, bir arabayı çeken iki kısrak olarak, Büyük Ayı Takımyıldızı ise yedi kurt olarak tanımlanıyor ve birer burç olarak yorumlanıyordu. Türk Mitlerine göre, yedi kurt durmaksızın Küçük Ayı´nın iki kısrağını kovalıyorlar ama bir türlü yakalayamıyorlardı. Yakaladıkları anda gök ve yer karışacak, kıyamet kopacaktı. Türk Mitolojisi´nde burçların yer almaması bu nedenledir. Güney Sibirya´daki Minusinsk´de derlenen Türk masallarında şöyle bir anlatım vardır; "Oğlanın bindiği kısrak göğe uçar ve Han yedi kurduna kısrağı kovalamak için emir verir." Bir diğerinde ise, kısrağı yakalamak için 12 kurda emir verilir. Bunları astronomik ve astrolojik simgelerdir. Saratan yani Yengeç Burcu, yaz başı yani Haziran ayına raslar, Türk mitlerine göre, bu dönemde ısınan güneş ısısı ile toprağı ve suyu pişirmiş ve bu şekilde de Türkler´in erkek atası olan Ay Ata türemişti. Klasik Astroloji´de Yengeç Burcu´nun Ay ile yakın ilişkisi vardır. Ağustos ayının ikinci yarısında ise, Sümbüle yani Başak Burcu başlar, güneş yine sıcaktır ama ısısı artık azalmaktadır. Serinlikle beraber, Türkler´in Kadın Atalar´ı türediler. Yani erkek ısınan güneşle, kadında soğuyan güneşle oluştular, erkekle kadının mizaçları, güneş ısısının durumuna göre değişir. Eski Türkler, dünyanın eskiden çok daha hızlı döndüğünü ve bu yüzden de havaların çok daha sıcak olduğuna inanırlardı (Sibirya Vogul Miti). Astroloji´nin dört ama elementi (Ateş-Hava-Toprak-Su), Altay ve Sibirya mitlerinde pek görülmez, ilk kez Uygur döneminde tahminen İran etkisiyle ortaya çıkmıştır. Karahanlılar, dört elementi gökteki burçlar gibi üçerden onikiye ayırmışlardı; "Üçü ateş, üçü su, üçü oldu yel, üçü oldu toprak, dünya oldu il." Türk mitlerinde astroloji birçok kültün aksine, geri plandadır. Bunun nedeni güneşe ve aya öncelik verilmesidir. 
Uzaysal döllenmeler mi?Proto-Moğol mitlerinde bir kadının, gökten düşen bir dolu tanesini yuttuğu ve gebe kaldığı anlatılır. Bu kadından türeyen kavim, kutsaldır. Aynı efsane, antik Çin kaynaklarında da vardır (W. Eberhard "Çin´in Kuzey Komşuları"). Orta Asya mitolojisinin birçok yerinde gökten inen ışıklarla gebe kalan kadınlar yer alır. Ama dolu tanesinden gebe kalma öyküsü çok azdır. Daha çok Altay kökenli, Tölös, Mundus ve Kaçkar-Mundus boylarında görülür. "Cognat" yani Moğollar´ın aile sistemi olan "Anaerkil" sistemi (Türklerin aile sistemi babaerkildi) ifade eden bir Altay miti şöyledir; "Çok eskiden büyük bir savaş olmuş ve bir kavim yokolmuş. Kurtulan genç bir kız, kaçıp saklanmış. Gide gide kalabalık bir ve büyük bir ülkeye gelmiş, burada karşılaştığı bir adamla evlenmiş ama sonra kızın gebe olduğu anlaşılmış. Kıza, kimden gebe kaldığı sorulmuş ama kız hiç bir zaman bir erkek tanımadığını ve evlenmediğini söylemiş ve anlatmış; ´Savaştan sonra ailemi kaybetmiş ve bozkıra doğru yürümeye başlamıştım, yiyecek arıyordum. O sırada büyük bir yağmur başladı, heryer sular altında kalınca sığınacak bir yer buldum. Sonra yağmur durdu ve yerde bir buz parçası gördüm, yağmurla beraber yere düşmüştü. Buz yuvarlanıp yanıma geldi, aldım ve elimle kırdım ve baktım ki içinde iki buğday tanesi var. Karnım çok açtı, buğday tanelerini ağzıma attım ve o anda karnımda garip şeyler hissettim sanki karnımda iki çocuk vardı.´ Aradan zaman geçmiş ve kız zamanı gelince iki oğlan doğurmuş. Ardından kocasından da bir oğlu olmuş. Kadının kocası malını üç cocuk arasında eşit olarak bölüştürmüş. Bir deve ile bir koç açıkta kalmış. Küçük oğlan, deveye sahip çıkmış ve onun soyuna ´Tölös´ denmiş, ortanca oğlan koçu olmaşı, onun soyuna ´Koçkar´ denmiş ve baba en büyük oğlana da ´Senin baban bir buzdu, sen Buz-Han´ın nesli sayılırsın, senin adın da Mundus olsun´ demiş. Munduslar çok türemiş, Koçkarları bilen olmamış, Tölöslar ise yasalarda örnek olmuşlar." (B. Y. Vladimirtsof) 

Ergenekon Miti´ne göre kehanet ve Yecüc SeddiHunlar, Kafkas Dağları´nda bulunan geçit kapının kuzeyinde oturuyorlardı. Büyük İskender, Hunlar güneye inmesinler diye, ordusunu alarak, Doğu Anadolu´ya gelir, Muşaş Dağı´nı aşar (Ağrı ?), Dağın ardında dağlarla çevrili büyük bir ova vardır. İskender hayret eder, oradakiler bu dağlara hiçbir insanoğlunun çıkamadığını söylerler, dağların ardında Nuh Peygamber´in oğlu Yafes´un soyu yaşamaktadır. Bunun üzerine İskender, bu kavimlerin geçememesi için dev bir kapı yapılmasını emreder. Üçbin demirci, üçbin bakır ustası toplanır ve kapıyı yaparlar. Kapı Daryal Geçidi´ne konur. Ama İskender bir gün bu kapının da yetersiz kalacağını bilmektedir ve kapıya bir kitabe koydurur; "Bir gün gelecek ki, Hunlar bu kapıyı aşıp, İran ve Roma ülkelerini ele geçirecekler. 927 yıl sonra oturdukları yerden çıkıp, yeryüzüne yayılacaklar. Dünya daha önce olduğu gibi, onların atlarının ayakları altında titreyecektir. Kapının yapılışından 950 yıl sonra, Hun Kralı buradan geçecek ve Tanrı´nın emri ile bütün dünyayı kontrol altına alacaktır." Bir diğer kaynağa göre ise, kapılar devrilecek ve denizdeki kum taneleri kadar çok, gökteki yıldızlar kadar kalabalık bir ordu gelecek ve yeryüzünün her yanını ele geçirecektir, bunların arasında Hunlar da vardır. Bu örnekte, büyük olasılıkla kasdedilen güç Çin olmalıdır. İlginç olan ise, öngörüdür. İslam kaynaklarında Büyük İskender, İskenderi Zülkarneyn adıyla kişilik değiştirmiş, askeri bir fatih kişiliğinin ötesinde, bilge bir kişilik çizilerek nedense farklılık getirilmiştir. 

Cüveyni´ye göre Uygurlar´ın Türeyiş MitiCüveyni, Uygurlar türedikten 500 yıl sonra, başlarına Bögü Han´ın geçtiğini, adının büyük bir kuyuya ve bir de kayaya verildiğini, orada şimdi Mawu-Balıg denen büyük bir şehrin bulunduğunu yazar. Şehrin dışındaki kayaların üzerinde bir saray resmi, altında bir kuyu, kuyunun ağzında da büyük bir taş levha vardır. Cüveyni, bunları bizzat gördüğünü ve Ögedey Kaan zamanında kayaların kazıldığını belirtir. Taş levhanın üzerinde yazılar vardır ama kimse okuyamaz, sonunda yazıların Hıtay´da yaşayan bir kavimden gelen garip adlı kimselere ait olduğu anlaşılır; levhada şunlar yazılıdır; "Karakurum yakınlarında iki nehir vardı (Selenge ve Toğla), aralarında ise bilinmeyen ağaç. Bir gün iki ağacın arasına gökten bir ışık indi ve dağlar büyümeye başladılar. Halk hayretler içinde kaldı ve oraya gittiler. Yaklaştıklarında kulaklarına çok güzel müzik nağmeleri gelmeye başladı. Buraya her gece bir ışık iniyor ve çevresinde otuz defa şimşek çakıyordu. Sonra aynı yerde beş ayrı çadır gördüler, her birisinde bir çocuk vardı, her çocuğun karşısında yetecek kadar süt dolu emzikler asılıydı ve çadırın tabanı tamamen gümüş kaplıydı. Herkes diz çöküp, selam verdi. Sonra çocukları alıp gittiler, çocuklar hemen büyüyüp konuştular ve ağaçların yanına gittiklerinde ağaçlar onlarla konuştu... Çocuklardan birisinin adı Bögü Tigin oldu ve Han seçildi... Bögü Han bir gece uyurken, beyazlar giymiş bir ihtiyar gördü, ihtiyar ona çam kozalağı büyüklüğünde bir yeşim taşı vererek şöyled dedi; ´Eğer bu taşı koruyabilirsen, dünyanın dört köşesi, hep senin emrin altında olacak.´ Aynı rüyayı Han´ın veziri de görmüştü, ertesi gün toplandılar ve göçmeye karar vererek Türkistan sınırına vardılar.... O kadar ileri gittiler ki, insana benzeyen garip yaratıklarla karşılaştılar. Bunların elleri ve ayakları hayvan gibiydi, o zaman bundan sonrasında insanların olmadığına karar vererek geri döndüler." (Cüveyni, Tarihi Cihan Guşa) 


Oğuz Destanı ve UFO´sal fenomenler 

"Oğuz Kağan bir yerde Tanrıya yalvarırken, birden karanlık bastı, bir ışık düştü gökten! Öyle bir ışık indi, parlaktı aydan ve güneşten! Oğuz Kağan yürüdü ışığın yakınına, ortasında bir kızın oturduğunu gördü! Bir ben vardı başında, ateş gibi ışığı, çok güzel bir kızdı bu, sanki Kutup Yıldızı!... Oğuz kızı görünce, aklı gitti beyninden, kıza vuruldu birden, sevdi kızı gönlünden, kızla gerdeğe girdi, aldı dilediğinden..." (Oğuz Destanı: 35-41) 

"Oğuz yolda giderken, ağzında kaldı eli, çok büyük bir ev gördü, gümüşten pencereli, duvarları altından. çatışı demirdendi, anahtarı yoktu, kapalıydı kapısı..." (Oğuz Destanı: 127-128) 

"Çok karanlık bir geceydi, birden parlak ay çıktı, çok karanlık bir gündü. birden bir güneş çıktı..." (Manas Destanı; Manas´ın ölüp dirilmesi) 
Gök renkliler, kızıl ağızlılar Oğuz Destanı´nda Oguz Han´a zaman zaman kılavuzluk edip, yol gösteren ve Tanrı tarafından gönderilen kutsal kurttan söz edilirken, "Gök tüylü, gök yeleli" tanımı yapılır. Türk Mitolojisi´nde ve inançlarında gök rengi, örneğin gök renkli sakallı yaşlılar tanımı bilgeliği ve deneyimi simgeler. Yani gök renkliler, kutsal veya ermiş kişilerdir. Kırgızlar´da Hızır, "gök sakallı" olarak tanımlanır. Birdenbire ortaya çıkan ve aniden kaybolan ihtiyar gök sakallılar vardır, bunlara tanrının elçileri veya tanrı denir. Oğuz Destanı´nın Uygur versiyonunda, Oğuz´un ağaçtan çıkan ikinci karısının gözleri gökten daha gök rengidir. Buna karşın, Türkler´de gök rengi sadece mavi anlamına gelmiyordu, Türkler yeşile de gök rengi diyorlardı. Gök yeleli kurt deyimi, göksel kaynağı ve bilgeliği simgeliyordu. Çin kaynaklarında ise, kızıl yüzlü olarak tanımlanan kişiler, büyük mit kahramanlarıdırlar. Yine Uygurca Oğuz Destanı´nda, Oğuz´un gözleri al, ağzı ateş rengidir yani kızıldır. Manas Destanı´nda Manas doğduğunda, kızıl gözlü, gök yüzlü olarak anlatılır. Altay mitlerinin birçok yerinde, gözlerinden ateşler çıkan kutsal çocuklardan söz edilir. Sibirya mitlerinde de, gözleri ateşli, göğüsleri alev alev yanan çocuklar vardır. Bir mitte Ak Han adlı bir Han çıplak bir çocuğa raslar, çocuk Han´a yaklaşır ve Tanrı´nın kendisini ona yolladığını ve evlatlık olarak almasını ister. Sonra çocuğun ağzından alevler çıkmaya başlar ve alevler bulutları yakmaya başlarlar ve Han korkarak kaçar. Bir diğer 

Köpek insanlar ve devlerOğuz Han, kuzeydeki Karanlıklar Ülkesi´nde yaşayan Kıl-Barak Kavmi´ne karşı savaşmaya karar verir, orada yaşayan erkeklerin yüzleri köpek gibidir ama kadınları çok güzeldir. Oğuz Han Baraklar´la savaşır ve ardarda yenilir. Çare olarak askerlerini gizli bir yoldan Barak ülkesine yollar ve Barak kadınları Oğuz askerlerinin güzelliklerine dayanamayarak birleşirler ve Oğuz Han´da bu yoldan Barak ülkesine sahip olur. Köpek başlı insanlarla ilgili mitler (Kyno-Kephaloi), Eski Mısır´da da önemli bir yer tutar. Mısır´da bunları "Ani" denir ve Ay tanrısına kurban edilirlerdi. Renkleri siyahtı, , başları köpek gibiydi, dişleri köpek dişine, elleri köpek pençesine benziyordu. Dilleri yoktu ama insanların söylediklerini anlıyorlardı. Samanlarda yatıyorlar, 200 seneye kadar yaşıyorlardı. Benzer mitlere Hindistan´da raslanır, Ariler´de köpek kutsaldır ve köpek başlı insanlar Hindistan´ın soyluları olarak kabul edilirler. İbni Battuta´da Çin Hindi´ndeki adalarda yaşayan köpek başlı insanları anlatır, bunların da kadınları çok güzeldir. Burada Battuta´nın da Oğuz Destanı´ndan etkilendiği görülür. Avrupa mitlerinde ise Batı ve Kuzeybatı´da yaşayan köpek başlı Boruslar´dan söz edilir. Uzmanlara göre Borus, Prusya´dır. Oğuz Destanı´nda Han´ın, kuzeye gittiği anlatılır, öyleyse aynı kavimden söz edildiği düşünülebilir. Eski Yunan ve Bizans tarihçileri de köpek başlı kuzey kavimlerinden söz ederler, bunlar insan sesi yerine, köpek gibi havlamaktadırlar. Eski Çağ coğrafyacılarına göre dünyanın bittiği yerde büyük bir okyanus başlar ve bu okyanusun kıyısında da köpek başlı insanlar yaşamaktadırlar. Kurt, Hun Türkler´inin ve devamının herşeyi ve kudret simgesidir. Buna karşın Proto-Moğollar´da özellikle de Wu-huanlar´da köpeğe saygı gösterilirdi. Köpek genel olarak dişidir. Tibetliler soylarının köpekten geldiğine inanırlar, köpeğe saygı gösterilir, el sürülmez. öldürülmez ve tabudur. Çin kaynaklarına göre, Çin´in Kuzeydoğusu´nda köpek-barbarlar yaşarlar ve kendilerinin iki beyaz köpekten geldiğine inanarak, saygı gösterirler. Kafatası kişilikli ve domuzbaşlı dünyadışı yaratıklarBir Moğol kavmi olan Kitanlar´ın mitlerinde çadırlarda raslanan insan kafataslarından, harpte koruyucu domuzbaşlarından söz edilir, bunlar Kitanlar´ın atalarıdırlar. Kitanlar´ın üç ataları içe ayrılır; Birincisi kafatası şeklindedir, keçe bir çadırda saklanır ve halka hiç görünmez, kimse çadırından içeri giremez. Önemli bir olay olduğunda beyaz bir at ve boz bir öküz kurban edilir. O zaman, çadırdaki ata şekil değiştirip ihsan şeklinde görünür ve sonra yine çadıra dönüp kafatası olur. İkinci ata yaban domuzu başlıdır, o da çadırda yaşar, domuz derileri giyer ve önemli durumlarda ortaya çıkar ve birgün karısı domuz derisi giysisini çaldığı için bir daha görünmez. Üçüncü atanın 20 koyunu vardır ve her gün 19´unu yer ama ertesi gün koyunların sayısı yine yirmidir ve böylece yaşayıp gider. Koca kulaklılar kimdi?Devler de sık raslanan sıradışı yaratıklardır; Ilaman Boyu´nun atalarını anlatan Er-Töştük masalında devler kulaklarının büyüklüğü ile tanımlanırlar. Han-name´de Karn-ül Bakar Dağı´ndan çıkıp Oğuz Han´a saldıran Yecüc Mecüc halkının kulakları o kadar büyüktür ki, savaşırken kanatlarına sarılırlar ve ok işlemez. Ayrıca, kulaklarından birini altına döşek gibi, diğerini de üzerine yorgan gibi serip yatan kavimlerden söz edilir (İ. H. Danişment; "Türklerle, Hint-Avrupalılar´ın Kök Birliği") Gök katları ve Türkler´de tek tanrı inancıTürkler´e göre en yukarda gök, onun altında Kağan yani Hakan, onun altında insanlar, insanların altında da yer vardı. Bu dört kat birbirlerinin üzerinde değildiler, aralarında mesafe bulunuyordu. Bu inanç, gök dinidir ve MÖ 10, Yüzyıl´dan sonra Çin´deki Chuo Sülalesi´nde de görülür. Aynı gök katları inancına, Göktürkler´de de raslanır. Göktürk yazıtlarına göre, Tanrı Türk milleti varolsun diye İlteriş Kağan´la eşini tepelerinden tutup, "Yukarı"ya götürmüştür. Eski Türkler gökle yer arasında sürekli bir savaşa inanmazlar, ikisini bir bütün olarak görürlerdi. Göğün Tanrısal, yerin Şeytani olduğu inancı Türk inançlarına sonradan Şamanizm dönemlerinde girmiştir. Çok sonralarda yaşayan Cengiz Han bile, Camuka ve Toğrıl Han´a; "Gök ve yerin yardımıyla kuvvetim arttı..." der. Bir Altay masalında, iki silahşörden birisi ötekine; "Ne göğe, ne de yere dua et, yararı yok..." der. Daha birçok örnek verilebilir; özetle Türk Dini´nde gök iyi ruhların, yer de kötü ruhların barındıkları birer yer değildir yani evren bir bütündür. Kozmogenesis yani Yaradılışİran mitlerinde Yaradılış dört çağa ayrılır, aydınlık ve karanlık kuramları başlangıçta vardır. Yaratan ve daha üst bir kudret olan tanrı yoktur. Varoluş 12.000 yıllıktır ve dörde ayrılır, her çağ 3.000´er yıldır. Birinci Çağ, bir ruh alemidir; herşey ruhtur, hareket ve düşünce yoktur (Eflatun´un Idealar´ı gibi...), bu dönemde iyilik tanrısı Hürmüz ile kötülük tanrısı Ehrimen savaşırlar. Türk Mitolojisi´nde karşıt olarak Ülgen ve Erlik vardır ama İran´da olduğu gibi eşit değildirler. Ülgen daha güçlüdür ve Erlik´i cezalandırır. İkinci Çağ Yaradılış Çağı´dır. Hürmüz sırasıyla, melekleri, göğü, suyu, yeryüzünü, bitkileri, hayvanları ve de insanı yaratır. Altay destanlarında insan Erlik´in ta kendisidir. Üçüncü Çağ, İran´da iki büyük gücün savaş dönemidir, Altay Türk mitlerinde ise Adem ve Havva öyküsü buraya girer. Dördüncü Çağ ise bugündür. Belirgin olarak örneklenirse Yakut Türkleri´nin Yaratılış Miti´ndeki tanrısal tanımlama dikkat çekmektedir; Beyaz Yaratıcı, diğer yaratıcı ruhların çok üstündedir, büyük bir varlık ve iyi bir ruhtur, evreni o yaratmıştır, dünyayı o idare eder, insanlara yaratıcı gücü ve çocukları verir, toprağın verimli olmasını sağlar, insanlara can verir. Ama bu büyük Yaratıcı, diğer küçük tanrılar gibi insanların özel işlerine karışmaz, onların zengin olmaları için etkide bulunmaz, şahsi dilekleri dinlemez, ancak bazılarını çaresiz ölümlerden kurtarır ama bu yardımı ancak büyük efsane kahramanlarına yapar. Kısacası Eski Türkler´de Tanrı tekti ve onun altında gücü daha az olan tanrısallar vardı... Yaradılış ile ilgili çeşitli Türk mitlerinin içersinde en ilginç ve belki de çarpıcı olanı Altaylar´daki Kara Orman Tatarları´nın mitidir; "Çok eski zamanlarda Payana insana benzer birşey yapmıştı ama ona can vermek için ruh bulamamıştı. Ruhu gökte arayıp, bulacaktı. Yola çıkmadan önce, köpeğini insan şeklinin yanına koydu ve ona, gelen olursa havlayıp, haber vermesini söyledi. O çağda köpek tüysüzdü. Payana gittikten sonra Şeytan göründü ve köpeğe insan şeklini verirse, ona altın tüyler vereceğini söyledi. Köpek buna kandı ve insanı şeytana verdi. Erlik insanı eline aldı ve her tarafına tükürdü. Bu sırada Tanrı Payana ruh vermek için geri gelince, Şeytan Erlik hemen oradan kaçtı. Payana baktı ki, kendri yaptığı insan tükürük içind ekalmış ve kirlenmişti, ne yaptıysa temizleyemedi, baktı ki olmuyor tersine yüzüne çevirdi ve bu yüzden insanın için şeytanın tükürüğü ile dolu kaldı. Payana köpeğe kızdı ve dövdü ve daima kalmaya mahkum etti."
 GALAKTİK İNSAN WEB TEAM

ANADOLU'DA DEV İNSAN MEZARLARI




Dünyanın birçok yerinde devlere ait olduğu belirtilen mezarlar bulunuyor. Yapılan kazılarda dev iskeletlere ve kemiklere rastlanıyor. Türkiye'de de bu tür mezarların ve kemiklerin bulunduğu belirtiliyor. Araştırmacı-yazar Dr. Gültekin Caymaz'ın araştırmalarını Ata Nirun derledi.


HEMEN HEMEN tüm inanç sistemlerinde, devlerden söz eden masallara, mitlere, efsane ve öykülere rastlanır. Hangi çocuk, devleri bilmez ki? Dev masallarıyla büyüdük ve aynı masallarla çocuklarımızı büyütüyoruz. Bu masalları bize kuşaklar boyu anlatanlar, nere­den öğrendiler? Onlara kim öğretti? Nasıl oldu da, devler tüm sınırları aşıp, tüm uygar­lıklarda aynı biçimlerde yer aldılar?
Konunun birçok araştırmacılarına göre, dev öykülerinin ardında, insanoğlunun unut­tuğu, sadece masal ve mitlerde kalan bir ger­çek yatıyor. Kısacası, devler gerçekten yaşadılar ve hatta hala yaşayanları da olabilir. Bu görüşün savunucularından ve bilinmeyen olayların izleyicisi, Dr. Gültekin Caymaz,ın görüşleri :

Dr. Caymaz: "Evet. Bu konudaki araştırmala­rıma göre yaşadılar. Eğer tufan. 10.000 yıl önce olduysa devler yaklaşık 15.000 yıl kadar önce yaşadılar. Mitolojilerde Tanrılarla devler ara­sındaki savaşlardan söz edilir. Bu Tanrılar bizim anladığımız manada Tanrılar değildirler. Onlar üstün insanlardı ama dünyayı yaratanlar değillerdi. Bizim boylarımızda ama üstün teknolojileri olan insanlardı. Devler ise büyük ama zekaları az yaratıklardı. Belki de bu savaş uzaylı bayaratıkların aralarında yaptıkları bir savaştır. Bize kalan anısal izler masala dönüşmüştür. Nasıl tufan olayı ve Nuh bir efsane olduysa devler de masal olarak kaldı.
Benim gördüğüm ve incelediğim dev çene kemiği ve dev dişler Antalya yakınla­rındaki Karain mağarasında bulundu. Yapılan çalışmalar kalıntıların 50.000 yıllık olduğunu gösteriyor. Öyleyse bunlar halen yaşayan bir canlı türüne ait olamazlar.
Fotoğrafını çektiğim 5 dev dişinin boyutla­rına bakılırsa 7-8 metre boyundaki dev insanların yaşamış olduklarına inanmak gerekiyor. Bu çene kemiğini bulanların daha başka buluntular da ele geçirdikleri söyleniyor.

Bu fotoğraf, 1978'de çekildi. Fotoğrafta beş diş ile ona ekli altçene kemlği, dağılmasın diye bır lastik bant ile sıkıştırılmış. Bu görüntü, kemiğin içyüzünü yansıtıyor. Kemiklerin, Dr. Caymaz'ın ellerinin arasındaki görünümü, normal insan çenesine olan oranını belirliyor. Bu dişler ve çene kemiği 50.000 yıllık

Depo dolusu dev iskeleti
Dr. Caymaz: "Polatlı'da yaşayan ve otobüsçü­lük yapan Yılmaz isimli biri bana ilginç bir olay anlattı. 1950-1951 yıllarında iken kendisi at arabasıyla askeri bir kazadan çıkarılan dev insan iskeletlerinin kemiklerini taşımış. Kemiklerin çok büyük olduklarını söylüyor ve bir askeri depoya istiflendiklerini ekliyordu.
Ama sonrası, bilinemiyor.


Dr. Caymaz, Kapadokya'daki bir diğer uzun mezarın başında

1980'li yıllarda, Ankara Kalesi'ndeki, Ana­dolu Medeniyetleri Müzesi'nin paleolitik bölü­münde, benzer bir diş gördüm. Elimin orta parmağı boyundaydı. Fakat yüzde elli daha kalındı. Sorduğumda bu dişin de, Antalya'da Karain mağarasında bulunduğunu söylediler. Sonuçta şunu söyleyebilirim ki, böyle dev insan kalıntılarının bulunduğunu, resmi kuruluşlar merak ederlerse, Polatlı'daki depoyu bulup inceleme yapsınlar."

Dev mezarlar
Dr. Caymaz: "Bu tür dev mezarlar. Anadolu' da birçok yerde var. En önemlilerinden biri İstanbul'da, Beykoz'da bulunuyor. Yuşa Tepesi'nde bulunan bu mezarda. Yuşa Hazret­leri adlı bir evliyanın yattığına inanılıyor. Mezar, 17 m uzunluğunda, 4 m genişliğinde. Eğer açılıp, incelenirse, içinden dev bir iskeletin çıkması çok doğaldır."
11.6.1983'te Milliyet gazetesinde böyle bir haber çıktı. Adapazan ­Kaynarca yolu üzerindeki bir yatır mezarının 9,5 m boyunda olduğu yazılıydı. O mezar da incelenebilir.
Yine, Kapadokya bölgesinde, yani Nevşe­hir, Kırsehir ve Göreme civarında bu tür dev evliya mezarlan var. İnançlara göre, bu mezar­ların rahatsız edilmemeleri gerekiyor. Ben, böyle inançlara saygı duyuyorum ve yerlerini saklı tutuyorum. Fotoğrafını çektiğim mezar­ların boyu 7-8 metre idi. Van ve Sinop dolayla­rında da dev mezarlar bulunuyor. Ankara'nın çok yakınında bir dev mezan inceledim. Köylü­ler, beni sıkı sıkı uyardılar, sakın bir şey alıp gitme, yoksa felaketler olur dediler. Bu uyarıya saygıyla uydum. 


Birkaç yıl önce Günaydın gazetesi de, Filipinler'de 8 m boyunda bir dev iskeletinin bulunduğunu yazmıştı. Demek ki, devler, yalnız Anadolu'da değil, birçok yerde yaşadılar. Filipinler' de bulunan iskeleti bilim adamları incelediler. Bizde de, aynı tür bir araştırma yapılabilir."
"Öncelikle bu araştırma, arkeolojik ve turistik yönden çok önemli olabilir. Ama daha da önemlisi, kutsal kitaplarda sözü edilen devlerin bir masal olmadıklarının anlaşılması olacaktır. Sonuçta, kutsal kitapların insanlara daima doğruyu gösterdiği anlaşılır. Belki o zaman, insanlar haksızlık ve kötülük­lerden biraz olsun kaçarlar."
" Ankara'da MTA merke­zindeki, Prehistorik Eserler Müzesi'ne gidin, orada birçok dev hayvanların dişleri var. ilkçağ öncesi ve ilkçağ döneminde yaşayan dev hay­vanların kalıntıları bulunuyor. Göreceksiniz ki, bu dişlerin onlarla hiçbir benzerliği yok. Bunlar sadece insan dişlerine benziyorlar ama dev boyutlardalar. "
Daniken devlerin izinde
Nisan 1982'de Dr. Gü!tekin Caymaz, Türkiye'ye gelen araştırmacı Erich von Daniken'le Ankara'da devlerle ilgili bir
konuşma yapıyor. 29 Nisan 1982 tarihli Barış gazetesinde yayınlanan konuşmanın bir bölümü şöyle:
Dr. Caymaz: Kutsal kitaplarda devlerden söz ediliyor. Günümüzde bazı kalıntılar bulunu­yor. Sizce dev insanlar yaşadılar mı? Daniken: "Evet, yaşadılar bence. Bu konuyu, 'Yıldızlara Dönüş' adlı kitabımda inceledim. Ama zamanın uçurumları arasında, bu dev insanlar unutulup gittiler ve bir masal yaratığı oldular. "
Dr. Caymaz: Bu dev dişi fotoğraflarına ne dersiniz?
Daniken: "Çok ilginç, olaylara bir anlam geti­riyor. Ben de devlerle ilgili bir kitabın çalışması içindeyim. Zaten olay, dünyanın her yeriyle ilgili, ben başka ülkelerde bu tür yüzlerce dev kalıntı ve dev mezarlar gördüm."

Kutsal kitaplarda
Devler her ırkta ve her inançta yer alır. En güçlü. kaynaklardan birisi Tevrat. Birkaç bölümü inceleyelim:
"Orada gördüğümüz halk çok uzun boylu adamlardı. Ve orada, Nefilim'den olan, Anak oğullarını, Nefilim'i gördük. Biz kendi gözü­müzde çekirgeler gibiydik, onların gözünde de öyleydik." (Sayılar Bölümü Bap: 13, 32, 33).

"İnsan arşınına göre, onun demir yatağı­nın uzunluğu dokuz arşın, eni dört arşındı." (Tesniye Bölümü 3/11).

Yine Tevrat ve ardından Kur’an-ı Kerim, dev Golyat'ı öldüren Davut Peygamber'den söz ederler. Golyat'ın mızrağı metrelerce uzunluğundadır. Aynca, mitolojinin ünlü Herkül'ü, Samson'u da birer devdirler. Yunan mitolojisinin devleri olan Titanlan da unut­mamak gerekir.

Yakın tarihteki devler
Bilimsel tarih, devlerden söz ediyor mu? Hiç yaşayan devler bulduk mu? Evet, diyebiliriz. İlk kaynak, M.Ö. 440'da yaşayan Empadok­les'tir. Sicilya adasında devlerin yaşadığından söz eder. 14. yüzyılda yazar Boccacio, yine Sicilya'da bir mağarada bulunan 1O metrelik bir dev iskeletinden söz ediyordu. 1577'de İsviçre'de 6 metrelik bir iskelet bulundu. Uzun araştırmalardan sonra bunun bir fil iskeleti olduğu iddia edildi.
. Yine 1500'lerde, Meksika fatihi Cortez, Ispanya Kralı'na Meksika'dan getirdiği kemikleri gösterdi. Bir diğer kaşif, ünlü Macellan, 1520'de iki devle karşılaştı, başının onun beline geldiğini söylüyordu. Keşifler çağında daha birçok ünlü gezgin, devlerden söz ettiler. 
Dr. Caymaz'ın evliya mezarlarına benzer dev mezarlara, Amerika'da, Java'da, Tunus' ta ve Çin'de rastlandı. 1887'de Nevada'da 1metrelik bir bacak kemiği, 1891'de Arizona' da 3 metrelik bir mezar bulundu.

Ama olaylar bitmedi. Hala yaşayan devler var mıydı? 1963'te üç Amerikalı 4 m'lik bir yaratık gördüler. Yine o yıllarda bir Ameri­kalı gazeteci, 40 cm uzunluğunda, 15 cm eninde ayak izlerinin fotoğraflarını yayımladı.

1970'lerde bir Alman bilim adamı, 350.000 yıl önce dev bir insan ırkının yaşadı­ğını ve bilimsel açıdan bunun yakında kanıt­lanacağını söylüyordu.

Gerçekten yaşadılar mı?
Bugün insanlığın geçmişi ile ilgili klasik bilgi­ler artık sarsılmış durumda. En yetkin bilim adamları bile "Hayır, dev insanlar yaşamamışlardır" diyemiyorlar. Dev insanla­rın kesinlikle yaşadıklarını söylemek de müm­kün değil. Belki de şu soruyu sormak gerekiyor. Acaba insanlığın gerçek tarihi yazıldı mı?




Kaynak:
Bilinmeyen, Sayı:27
Daha fazla bilgi için:
Dr. Güıtekin Caymaz, Know Thysel', K ültür Matbaası, 1981.
Türkiye Gizemleri, Bilim Araştırma Merkezi, 1982. Murat Uraz, Türk Mitolojisi, 1967.
Erich von Daniken, Yıldızlara Dönüş, Cep Kitapları, 1984.

GALAKTİK İNSAN WEB TEAM

BİR ANDA YOK OLAN İNSANLAR

Başkalarının gözleri önünde yok oldular. Medyaya malzeme oldular ama esrarları hala çözülemedi.

Kenya'daki Rudolf Gölü'nün ortasında "Envitened Adası" bulunuyor. Yerel kabile "Dönüşü Olmayan Ada" diyor. Yerel halk bu adada yaşamıyor. Cünkü inançlarına göre ada, lanetli bir yer.


İngiliz araştırmacı bilim kadını Vivian Fush 1935'te adayı incelemek üzere Kenya'ya gitti. Ekibinden iki kişi Martin Sheflis ve Bill Dayson adaya gittiler. 15 gün sonra hala dönmemiş olan iki araştımacıyı bulmak için adaya hareket eden bir kurtarma ekibi, iki araştırmacıdan tek bir iz bile bulamadan döndü.

Yerel halk, Fush'a bu adada yaşayn insanların da aynen bu şekilde, bir gün aniden ana karaya gelmediklerini, adaya gidenlerin ise tamamen terk edilmiş bir "hayalet köy"le karşılaştıklarını anlattılar. Adanın esrarı ise bugüne kadar çözülemedi. 


Amerikan "History of Scientist" dergisinde de 30 Temmuz 1969'da Ontario'nun Picton kasabasında meydana gelen ve halen esrarını koruyan olaya geniş yer verildi. 30 Temmuz 1969'da, 13 yaşında bir çocuğun, güpegündüz, arkadaşlarıyla meydanda top oynarken, arkadaşlarının ve komşularının gözleri önünde yok olduğu anlatılıyor. Çocuk 2 gün sonra meydana yakın bir yerde yeniden ortaya çıktı. Tüm incelemelere rağmen çocuk, bu 2 gün içinde ne olduğunu hiç hatırlayamadı.

Halen esrarını koruyan benzer bir olay ise "Betty ve Barney Hill Olayı". ABD'nin New Hampsire bölgesinde Whitfield kasabasında yaşayan çift, Eylül 1961'de, tatilden evlerine arabalarıyla dönerken, yolda yok oldular. Çift, arabayla bir kasabayı geçer geçmez parlak bir ışık gördüklerini hatırlıyorlar. Ancak yok oldukları yerden 20 kilometre uzakta 2 gün sonra ortaya çıktıklarında, bu 2 gün içinde ne olduğunu, ne yaptıklarını hiç hatırlamıyorlar. Üstelik onların arkalarında seyraden 2 araç, Hill çiftinin araçlarıyla birlikte bir anda yok olduklarını doğruladılar.

Hill çiftini ve yok olduklarını gördüklerini söyleyenleri inceleyen doktorlar, psikiyatri uzmanları ve hatta konuştukları astrofizikçiler bile tamamen sağlıklı olduklarını belgelediler. Ama olay esrarını hala koruyor.

Moskovalı Oksana Volkova'nın hikayesi de günlerce Rus medyasını meşgul etmişti. Bir kış günü akşam saat 18.00 sularında markete gitmek üzere evinden çıkan Oksana'nın, alacakaranlıkta da olsa, sokakta bulunan 10 kadar kişinin gözleri önünde yok olduğu anlatılıyor. Oksana, üç gün sonra kendisini evinden 100 kilometre uzakta bulduğunu söylüyor. Ama oraya nasıl vardığını, üç gün boyunca ne yaptığını bilmiyor. Beyin MR'ı çekildi, testlerden geçirildi, hipnozla konuşturuldu ama başından geçenler aydınlatılamadı. 


Başkalarının gözleri önünde yok olan inasanlarla ilgili anlatılanlar, genellikle kuşkuyla karşılanır. Aynen Bermuda Üçgeni hakkında anlatılanlar gibi. Ama "Şeytan Üçgeni" olarak da bilinen "Bermuda Üçgeni"nde yok olan Amerikan savaş uçakları ve gemilerin izine bugün hala rastlanamadı. Bir açıklama da getirilemedi. Uçakların, gemilerin yok oluşunu bazı bilim adamları "oarada bir zaman kırılmasının ya da bir zaman fayının oluştuğu ve o anda orada bulunanların başka boyuta geçtikleri" şekilnde. Ne var ki bu tez da kanıtlanamıyor.

Ancak son zamanlarda Rus ve İsveçli bilim adamlarının ortaklaşa yürüttükleri çalışmaları, "kuantum nakli" alanında ilginç sonuçlar verdi. "Kuantum nakli" ile biyolojik bir obje hakkındaki enformasyonun her mesafeye ani transferinin mümkün olduğunu keşfettiler. Deneyler sırasında fareler kullanıldı. Elde edilen sonuçlar hakkında sadece küçük bilgiler sızdı.

GALAKTİK İNSAN WEB TEAM

28 Mart 2014 Cuma

İÇ DÜNYA TEORİSİ - İÇ DÜNYA UYGARLIKLARI

Himalayalar ın bazı bölgelerinde, Hermes’in 22 Arkan’ı ile bazı kutsal alfabelerin 22 harfini temsil eden 22 tapınak arasın­da Agarta, Gizemli Sıfır’ı bulunamazı oluşturur…
Yeraltına uzanan, Yerkürenin hemen tüm bölgelerini kapsa­yan kocaman bir satranç tahtası…
(Saint-Yvesd’ Alveydre, Mission de Finde en Europe, Paris, Çalman Levy, 1864, s. 54 ve 65)

Dünyanın altında yedi tabaka olduğuna ilişkin hemen her yerleşik dinde inanışlar vardır. Budizm ve kısmen Hinduizm, Agarta-Şamballa gibi çift yeraltı uygarlıklarına ilişkin sarsıl­maz inanç beslerler, İslâm verilerindeki Ye’cüc-Me’cüc, Tev­rat ve İncil’de Gog, insana benzeyen yeraltı ırkları olup, özellikle Himalaya dağları altındaki geniş, çok büyük mağara-galerilerde yaşadığına inanılır. Bu yaratıkların zaman za­man bir kozmik karışıklıktan dolayı, yeraltı ülkelerinden dı­şarı çıkabildikleri ileri sürülür.
İslâmiyet’te de Kehf=Büyük yeraltı mağaralar şebekesi inancı vardır. Kabala’da da “Yedi Yeraltı Dünyası” inancı vardır. Aynı görüşü İslâmi gizli bilimciler de benimsemek­te ve desteklemektedir.
“İç Dünya Teorisi”ne göre, yaşadığımız Dış Dünya kabuğunda bulunan mağaralar sistemi ve geçitler vasıtası ile İç Dünya’ya ulaşılabilir.
Ayrıca yerküremizin her iki kutbunda da büyük açıklıklar bulunmaktadır, İç Dünya’da aynı Dış Dünya’da olduğu gibi denizler, ırmaklar, kıtalar ve hayat vardır. İç dünya, dünya küresinin ortasında bulunan merkezi bir güneş tara­fından aydınlatılmaktadır.
Ünlü “Time” dergisi, 1993 yılında yayınlanan sayılarının birinde, İzlanda’nın altında “Yeraltı Kıtası” bulunduğunu id­dia etmişti. Altı ay sonra, “Scientific American” dergisinde de benzer bir makale yayınlandı.
İnternette yayınlanan kutuplara ait bir uydu fotoğrafında, kutup bölgelerinde siyah açıklıklar görülmektedir. Bu fotoğ­rafların biri 1963 yılı Time” dergisinin kapağını süslemiş ve “Holes in the Poles” (Kutuplardaki Delikler) başlığı al­tında okuyucuya sunulmuştu.
İç dünyaya girmek mümkün mü? İddialara göre, İzlanda’da ki Snaefell jökull kraterinde böyle bir giriş vardır. Ayrıca dünyamızdaki yedi enerjetik noktalarından birinin mer­kezi (Bunlara Dünya Şakralarıda deniliyor.) de burada bu­lunmaktaydı.
(Şakralar: Başka deyişle güç merkezleri, enerjinin bir bedenden di­ğerine geçmesini sağlayan irtibat noktalarıdır. Yedi adet Şakra, yo­ğun bedenin çevre hatlarını hafifçe aşan, esiri bedenin yüzeyinde yer almaktadır. Buna benzer şekilde gezegenlerde de yedi adet Şak­ra Güç Merkezleri bulunmaktadır.)
Essa-7 uydusunun Aralık-1968 tarihli bir fotoğrafı
İç dünyaya diğer girişler, Pirenelerde, Mısır’daki Giza Piramiti’nin altında ve Lhassa’da (Tibet) bulunmaktadır.
“İç Dünya” üzerine yazdığı kitapta Bernard, bu tüneller şebekesinin bir yandan Agarti’ye, diğer yandan da dünya kabuğundaki girişlere bağlı olduğunu ileri sürer. Yazara göre:
“İç Dünya”ya egemen olan imparatorluk “Agarti” ve başkenti “Şamballa” idi.
Kayıp Uygarlık Şamballa:
Tibet ve kuzey Hindistan söylencelerinde Şamballa adlı bir yerden bahsedilir. Hindistan ve Tibet’teki eski yazıtlar, Şamballa’yı antik çok eski bir krallık olarak tanımlıyorlar. Saklı krallığın varlığına dair ilk anlatılanları Tibet Budizm’inin kutsal kitapları olan “Kanjur” ve “Tanjur”da bulabiliriz.
Geleneksel anlayışa göre, Şamballa, karlı dağlardan olu­şan bir çemberin içindedir. İnanılmaz güzellikte olan Şambal­la, zenginliklerle doludur. Modern bir yer olan “Pırlanta Sa­rayı’nın başkent “Kalapa”da olduğu iddia edilir ve Şamballa Kralı hükümdarlığını burada sürdürür. Pırlanta Sarayı’nda iki şaşırtıcı şey vardır; “Tepe Pencereleri” ve “Sihirli Ayna.”
Tepe pencereleri başka dünyalardaki hayatları görme im­kânı sağlarken, Sihirli Ayna ise Kral’ın uzaklardaki olayla­rı izlemesine imkân veriyor. Günümüzde Batı uygarlıkları ile ilişki içinde bulunan bazı Lama’lar aynanın bir ekran gibi olduğunu ve Kral’ın dünya olaylarını kontrol etmesini sağladığını iddia ediyorlar.
Saklı Krallığın çok daha şaşırtıcı özellikleri var; örneğin eski yazıtlarda ‘Rüzgâr gücünde olan taştan atlardan’ ya da taştan uçaklar’dan bahsediliyor. Yaşayan Lama’lardan ba­zıları Taştan Atlar’ın en ileri teknikle yapılan uçan araçlar olduğunu iddia ediyorlar.
Tibet söylenceleri, Şamballa’nın Himalaya dağları arka­sında ve Tibet’in kuzeyinde olduğunu iddia etmekteler. 96 tane prensliği olduğu söylenen saklı ülke için dünyada giz­li bir yer olabilir mi? Peki ama Şamballa nerede? Manas­tıra Budistler yani tutucular, Şamballa’nın dünyada bulun­duğu düşüncesindeler. Buna karşı halk Budizm’in yandaşla­rı ise, Şamballa’nın tanrıların oturduğu gökyüzünde olduğu­na inanıyorlar. Bazı çağdaş Tibetliler de aynı veya benzeri görüşteler; Şamballa’yı dünyada değil de, yıldızların arasında aramaya başladılar, yani bir gezegende. Yoksa Şamballa zaman ve mekân dışı bir yerde bulunan gizemli bir imparatorluk mu? Varsayımlara göre Şamballa bir başka boyut veya paralel dünya olabilir mi? Eğer bu düşünce doğru ise; Şamballa burnumuzun dibinde olsa bile göremeyiz.
Tibet kehanetlerine göre bir gün “kötü bir ruh” gelecek ve “Barbarlara” güçlü dünyalı olmadığını açıklayacaktır. Ba­zı Lama’ların düşüncelerine göre, “Barbarlar” (Dünya dışı varlıklar) Şamballa’nın var olduğunu öğrenebilirler veya oraya gidebilirler. Ama bu kehanetlere göre; önce huzurlu bir anlaşma yapılacaktır; Şamballa’da hükümdarlığını sürdü­ren Kral Rudra Çakri istilâ edenleri karşılayacak ve onla­rın başkanına egemenliği birlikte sürdürmeyi teklif edecek­tir. Ama kısa bir süre sonra Barbarların Kralı egemenliği kendi eline geçirmeye çalışacak ve uçan araçlarıyla Şamballa’ya saldırarak havada bir savaş başlatacaktır. Ama Bar­barlar başarılı olamayacaklardır, çünkü Kral Rudra Çakri onları yıkmak için savaşacaktır. Kehanetlerde şunlar belirti­lir: “Sonunda Kral, Şamballa’dan Barbarları yok etmek için çıkacak ve aşağıya inecektir.” Bazı Lama’lara göre, Kral bir başka gezegenden bizim dünyamıza gelecektir, çünkü “Jambudvipa” denen o yer, onların gözünde bütün dünya veya gezegendir, sadece bir kıta veya bölge değildir. Bu son savaştan sonra ise bir “Demir tekerlek” gökyüzünde belirip dü­şecek ve Rudra Çakri’nin egemenliğinin başlangıcını belir­leyecektir. Bu nedenle ona “Tekerlekli çılgın” adı da veril­miştir. Zaferinden sonra Rudra Çakri, egemenliğini bütün dünyaya yayacak ve yeni bir “Altın Çağ” başlatacaktır.
İnanılmaz ama NASA’nın uzay mekiklerinin birinin yolculuğundaki görev listesinde “Şamballa” da yer alıyordu. Araç, böyle bir yerin olup olmadığını uzaydan gözlemleyip araştıracaktı. Sonucu henüz bilmiyoruz ama anlaşılan “Şamballa’nın” yerini merak eden ve buna cidden inanan birile­ri var gibi…
Batı Tibet’te “Büyük Beyaz Kardeşliğin” merkezinin var olduğu söylenir. Kutsal Şamballa şehri Gobi çölünde, “Agarta Yeraltı Üniversitesi” ise muhtemelen Nepal’le gü­neydoğu Tibet sınırı üzerinde bulunmaktadır.

Temsili Resim
Şamballa’nın Lhasa’nın kuzeyinde, muhtemelen Gobi çö­lünde, bazen de Moğolistan’da olduğu söylenmiştir.
Agarta’nın Lhasa’nın güneyinde, muhtemelen Şigatse ma­nastırının yakınında veya Nepal’in kuzeydoğusundaki Kançenyunga dağlarının “Dünyanın üçüncü yüksek dağı” altın­da olduğu iddia edilmektedir.
Bazı iddialara göre, hem Agarta hem de Şamballa “Boş Dünyanın” içinde bulunmaktadır. Bazı geleneklerde Agarta “sağ el yolu” yani “beyaz okült gurup,” Şamballa ise “sol el yolu” yani “kara okült gurup” olarak nitelendirilmektedir. Bunun tersi de yani Agarta’nın kötü, Şamballa’nın ise iyi olduğu da iddia edilmektedir.
Agarta, “Agarta Konfederasyonu Tapınakçıları” adlı kü­çük fakat güçlü bir ordu tarafından savunulmaktadır.
Kimi zaman Agarti veya Agarta, “Dünyanın Kralı” kavramıyla özdeşleştirilir. Bu “Dünya Kralı,” “Metatron” veya “Agarta’nın Büyük Efendisi” olarak bilinir ve Tibet’in al­tında bir yeraltı krallığında ikâmet eder. Buraya Ortaasya’daki birçok manastırdan, özellikle Kançenyu dağı civarın­dan, giriş vardır.
(Metatron: İbrani Kabalasında göksel (semavi) araçlar Sekinah ve Metatron’dur. Metatron terimi koruyucu (hami), gönderilmiş (haberci) ve aracı gibi tüm anlamlan içerir. Ünlü Fransız düşünürü Re­ne Gueon tarafından Kabalacı’ların Metatronu ve başmelek Mikail arasında paralellik kurulmaktadır. Eğer Mikail, Metatron ile bir ise, yine de onun görünümlerinden ancak bir tanesini temsil etmektedir. Işıklı yüzünün yanı sıra, onun bir de karanlık yüzü vardır.)
Bazı iddialara göre Agarti’yi kara büyünün şeytani gücü yönetmektedir. Metatron’un Gölgesi, karanlık bir güç ola rak bilinir ve Sar Ha Olam veya Şeytan (Veya eski Mı­sır’ın yeraltı tanrısı Set) olarak tanımlanır.
Nazi okült doktrinine göre, Aryan süpermenlerin yaşadı­ğı yer bu “Boş Dünya” idi. Hitler dünyanın içinin boş ol­duğunu biliyordu. Bu nedenle Tibet ve Gobi çölündeki ba­zı güçlerle temasa geçerek, Ortaasya’yı ele geçirmeyi dü­şünmüştü.
Hitler, İç Dünya ve Neuschwabenland:
Eski CIA ajanı Virgil Armstrong ile söyleşi:
(Kaynak: Licht-Zeichen Dergisi No. 26 Mart-Nisan 1994.)
Licht Zeichen (LZ) dergisi eski CIA ajanı ve UFO araş­tırmacısı Virgil Armstrong (VA) ile bir söyleşi yapmıştı. Bu söyleşiye zaman zaman Oldenburg Kültür evinden Werner (W) de katılmıştı.
LZ: İç Dünya ile ilgili olarak sizden güvenilir bilgiler al­mak istiyoruz.
VA: İç Dünya deyimi ile yüzeyden aşağı doğru uzanan 800 mil çapında (Takriben. 1, 330 km.) bir kabuğu kastediyorum. “Boş Dünya” iç taraftadır ve merkezini çeşit güneş vardır. Dünya gerçekten boştur. Amiral Byrd de bu gerçeği keşfetmişti.
LZ: İç Dünya’da tüneller var mı?
VA:  Evet
LZ: Bunların uzunluğu ne kadar?
VA: 0h, çok, çok, kilometrelerce uzunluğunda. Bazılarının uzunluğu 170 kilometreyi buluyor.
LZ: Bunlar aydınlatılmış mı?
VA: Bazıları evet. 620 km. derinlikte hiçbir insana rastla­mak mümkün değildir. Nereye gittiğinizi bilmezseniz oralarda ölebilirsiniz. Bana bu hikâyeleri anlatan yerlilerle birlikte yirmi dört yıl yaşadım. Taş devri insanla­rı ve tarih öncesi yaratıklar, mesela; Mamutlar 620 km derinlikte görülebilir. Onlar orada havada salınmaktalar.
LZ: Salınmaktalar mı? Aşağıda mı?
VA: Evet, onlar havada dengede tutuluyorlar.
W: Görünüşe göre İç Dünya’ya girişi engelleyen bariyerlerin nasıl çalıştığını kimse anlayamadı. Bu bariyerler çok yüksek frekanstan oluştuğu için, ancak bunu bilen insanlar buradan geçebilirler.
LZ: Kimler oradan geçebiliyor?
VA: Belirli şartlar altında bunun nasıl olduğunu bilen, be­lirli bazı insanlar buradan geçebiliyor.
LZ: Bunun nasıl yapıldığını biliyor musun?
VA: Hayır, hiç yapmadım.
W: Bu yerçekimine karşı bir güç mü?
VA: Yerçekimine karşı bir güç olmalı. Her halükârda bu bölgede yerçekimi yok!..
LZ: Hiç mi?
VA: Hayır, hiç çekim gücü yok. Oraya giren hayvanlar ha­vada asılı olarak kalıyorlar. Orada hapsoluyor ve dışa­rı çıkamıyorlar. Daha sonra da ölüyorlar tabii… Bir defa buraya girdikten sonra, girdikleri şekilde ora­da hareketsiz kalıyorlar.
LZ: Onlar nasıl içeri girebiliyorlar?
VA: Yanlışlıkla. Oraya girdikten sonra da enerji ve yerçe­kimi yokluğu dolayısıyla orada mahsur kalıyorlar.
LZ: İç dünyada tek bir medeniyet mi yoksa birçok mede­niyet mi var?
VA: Birçok. En önemli şehir Agarta’dır.
LZ: Agarta, “İç Dünya”da mı yoksa “Boş dünya”da mı?
VA: İç dünyada. “Boş dünya”nın kendi ayrı medeniyeti var.
LZ: Şamballa da buraya mı ait?
VA: Hayır, Şamballa İç Dünya’ya aittir. Şamballa ve Agar­ta tek ve aynı şeydir, İncil’in birçok yerinde “Boş dün­ya” ile ilgili bölümler vardır.
İç dünyadaki güç bariyerlerine gelirsek, bu “boş dün­yacı korumak için oraya konmuştur. Belirli kimseler hariç, kimse bariyerleri geçemez.
LZ: Kutuplarda doğrudan “boş dünya”ya açılan açıklıklar var mı?
VA: Evet.
LZ: Oraya gitmek mümkün müdür? Orada bir engel veya bariyer var mı?
VA : Hayır, orada bir engel yok.
LZ: Birçok insan oraya gitmek istiyor değil mi?
VA :  Oh, evet, çok. Bir zamanlar ben de davet edilmiştim. Bir arkadaşım üç yıl önce benimle beraber yeniden bir keşif gezisine çıkmak istedi. Bu bilgi çok gizli olma­sına rağmen o, bu konuda bana telefonla bilgi verdi. Ona telefonlarımın dinlendiğini söylememe rağmen be­ni dinlemedi, üç ay sonra kız arkadaşı bana telefon ederek, onun hapiste olduğunu söyledi.
Bu adam, II. Dünya Savaşı sırasında Pentagon için çalışan bir üsteğmendi. Savaştan sonra ilk defa bir keşif gezisi organize etti. Bir uçak satın alarak, Amiral Byrd’ün “Boş dünya”yı keşfederken izlediği rotayı ta­kip etti. Kutuplarda, içeri doğru kıvrılma başlamadan önce, bir Amerikan Hava Üssü mevcuttur. Onlar bu bölgeye geldikleri zaman iki Amerikan jeti onları ta­kip ederek, yere inmeye zorladı. Amerikalı yetkililer kendilerini bir defaya mahsus olmak üzere serbest bı­rakacaklarını, fakat bir daha oraya gelmeyeceklerine dair söz vermelerini istediler. Aksi halde gelecek defa uçaklarını düşüreceklerdi. Amerikan Hava Kuvvetlerinin buradaki üssünün görevi “Boş dünya”ya giden yolu kontrol etmektir. Amerikalıların içeri girebildiklerini sanmıyorum, çünkü “Boş dünya”daki yaratıklar kimse­yi içeri bırakmıyorlar!..
LZ: Bu üs tam olarak nerede?
VA: Alaska’nın kuzey ucunun kuzeyinde; Adaskopya’da
(Alaska Körfezinde mi?)
LZ: Giriş açıklığının büyüklüğü ne kadar?
VA: Yaklaşık 400 mil genişliğinde. Kuzeydeki noktaya kadar yüzeyden yolculuk yapıldıktan sonra, iç tarafın içi­ne doğru inmeye başlar. Yerçekimi burada da aynı şe­kildedir.
(Burada Amiral Byrd’ün “Boş dünya”yı keşfetmesi anlatılıyor. Bu konuya daha sonra temas edeceğim.)
Byrd’ü davet eden Şamballa’nın Efendisi, ondan atom bombası denemelerine son vermesi için ABD hüküme­ti yetkilileri ile görüşmesini rica etmişti. Byrd elinden geleni yapacağına söz verdi. Eskortlan uçağının kontrolünü yeniden kendisine devrettikten sonra, iki uçan daire ona kutuba kadar eşlik etti ve ayrılırken Almanca “Auf  Wiedersehen” (Hoşçakalın) dediler.
LZ: Aşağıdaki Üstad nasıl konuşuyordu?
VA: Telepati vasıtası ile.
LZ: Eğer bu insanlar Almanca konuşabiliyorlarsa, belki onlar Hitler’in bahsettiği kuzeyli ırktandırlar?
VA: Evet, onlar kuzeyliye benziyorlar ama biliyor musunuz Alman halkının bir bölümü çok, çok eski zamanlarda kutbun içine yerleşmişti.
II. Dünya Savaşı sona ermeden önce Nazilerin Antarktis’de bir koloni kurmayı denediklerini gösteren bir  vi­deo film var!..
1926 -1943 yılları arasında SS’ler Tibet’e ziyaretler düzenlediler. Üstteki fotoğrafta bazı Tibetliler ile aynı masada oturan SS Naziler görülüyor. Arka planda gamalı haç bayrağı SS  pankartları asılı.
1938-39 yılları arasında Almanlar Güney Kutbuna bir keşif gezisi düzenleyerek, “Neuschwabenland” diye ad­landırdıkları bölgeyi kendi topraklarına katmışlardı. Bu operasyonu bizzat Göring yönetmişti. Göring, savaş sı­rasında binlerce insanı oraya gönderdi. Savaştan sonra Hitler ve III. Reich’ın önde gelenleri, özellikle S.S’ler “içerdeki” üsse kaçtılar.
Bana göre, savaştan bugüne kadar geçen süre içinde gidenlerin birçoğu geri döndüler. “Boş dünya”daki insanlarla işbirliği yapabildiklerine göre, onların iyi in sanlar olduklarını düşünüyorum.
W: Almanların orada bir kolonisi var ve “Boş dünyalılar­la işbirliği yapıyorlar. Bunun dışında Amerikalıların da Arktis’te bir hava üssü varken, niçin onlar “Boş dün­ya” ya doğru gidemiyorlar?
VA: Çünkü “boş dünya” insanlarının teknolojisi bizimkiler­den çok ilerde ve onlar da bizi orada istemiyorlar.
LZ: Koruyucu bir sınırları var mı?
Evet, bir koruma var. Eğer insanlar dengeli, sevgi do­lu olurlarsa, belki oraya gidebilirler. Amerikalıların düş­manca tutumlarına bakın. Onları içeri bırakmıyorlar!..
Savaş sırasında (1942-43) Hitler’in Antarktis’te gizli bir denizaltı limanı vardı. Bu üs müttefiklere teslim olma­dı. ABD, Amiral Byrd’ü bu üssü bulmakla görevlen­dirdi. Hitler, Amerikalılara karşı Alman bilginlerinin yaptığı iki UFO’yu yolladı. Bunlardan biri saatte 2000, diğeri ise 5500 km sürat yapabiliyordu. Bu UFO’lar 8 cm zırhı delebilecek güçte Lazer topuyla silâhlandırılmıştı. O zamanlar en hızlı uçak saatte 800-1000 km. sürat yapabiliyordu.
Hitler’in bu UFO’lara ve silâhlara sahip olması, müt­tefiklerin onu kayıtsız şartsız teslim olmaya zorlama­sında çok etken oldu. Hitler bunu öğrenince her iki UFO’nun da parçalara ayrılarak denizaltılara yüklenmesini emretti. Hitler, Eva Braun ve SS yardımcıları ile birlikte önce Arjantin’e oradan da, bugüne kadar yaşa­dıkları, Güney Kutbuna gittiler. Hitler, Buenos Aires’de mütevazı bir hayat sürerek, 90 yaşının üstünde normal bir şekilde öldü. Eva Braun ise bugün hâlâ yaşıyor. Sanırım yaşı 90′nın üstünde.
LZ: Hitler’in UFO’ları ne tür bir enerji kullanıyordu?
VA: Antigravitasyonel güç ile…
W: (tamamlayarak) Schauberger’in belirttiği manyetik ener­ji ile…
VA: Evet, Schauberger bu konuda temel bilgileri ortaya koymuştu. Schauberger’den önce 19. yüzyılın başların­da Prof. Dr. Philipps bir uzay gemisi yapmış ve Ay’a, Mars’a, Venüs’e ve çevresindeki gezegenlere yolculuk yapmıştı.
LZ: Bunu kendisi mi başardı yoksa yardım aldı mı?
W: Bu konuda sorunlarla karşılaştı.
VA: Hitler ve Göring onun teknolojisine sahip olmak iste­diler ama o gittiği yerden geri dönmedi. Hitler arzu­ladığı bu teknolojiyi bir başka şekilde elde etti. Hitler’den önce Almanya’da uzay gemisi yapabilen iki gizli örgüt vardı. Bunlar Vril ve Thule localarıydı.
Vril Locası, yaptığı uzay gemilerini 1920′li yıllarda uçurmayı başarmıştı.
W: Hitler’in Vril Locasına mensup iki kişi tarafından eği­tildiğine inanıyorum.
VA: Bu doğru ama daha sonra ondan uzaklaştılar.
Philipps uzay gemisini onlardan çok önce yapmıştı. Ki­şisel görüşüm, Vril Locasının Philipps’e yardım ettiği şeklindedir. Bu Loca metafizik bir dünya görüşünü temsil ediyordu. Onlar uzayda özgürce dolaşarak, dün­ya dışı hayat biçimlerini tanımak istiyorlar.
LZ: Hitler’in savaş plânlarını bilmelerine rağmen ona bu teknolojiyi verdiler mi?
VA: Sanıyorum ki Hitler ne Thule Locasından, ne de di­ğerinden böyle bir bilgi almadı. O, bu teknolojiyi ABD gibi kötü niyetli dünya dışı varlıklardan aldı. Uzaylı­lar ona şöyle demişti:
“Bize biyolojik deneme malzemesi olarak Alman hal­kını verirsen, biz de size savaşı kazanmanız için ge­rekli teknolojiyi veririz. Hitler onlara, “Yo, hayır… Ari ırk üzerinde deneme yapmanıza izin veremem. Fakat, size kamplardaki insanları (Polonyalı, Rus, Yahudi) verebilirim,” demişti. Gerçekten de kamplarda birçok insan iz bırakmadan kaybolmuştu.
Yahudiler toplama kamplarında 6.000.000 insan kaybet­tiklerini ileri sürerler, fakat bu doğru değil. Savaştan sonra yayınlanan UNO ve diğer uluslararası örgütlerin raporlarına göre, Yahudiliğin kaybı 600.000′i aşmamak­tadır.
(Aslında gerçek Yahudi kayıpları 600.000′inin de altındadır. 1990 yılına kadar, Auschwitz Birkenau Kampında dört milyon insa­nın kitle halinde öldürüldüğü bir gerçekti. 1990′dan sonra ortaya ye ni bir tez atıldı: iddialara ve hatta varolduğu söylenen belgelere gö­re, Auschwitz’de ölenlerin sayısı 1.500.000 civarındaydı. Yine bu id­diaya göre, 1990 yılında ani bir emirle Auschwitz’de bulunan 19 dil­le yazılı, dört milyon ölünün anısına çakılmış 19 metal tablet ye­rinden silinmişti. 1994′te eczacı ve “Soykırım” araştırmacısı olan Je­an Claude Pressac, Auschwitz Müze yetkililerine karşı çıkıyor ve kampta 630.000-710.000 arasında insanın öldüğünü ve bunların 470.000-550.000 kadarının Yahudi olduğunu ileri sürüyordu.
Bu yeni iddiaya göre, Auschwitz Birkenau’daki gaz odalarının ama­cı dezenfeksiyondu. Yapımsal olarak Amerikan modeli de böyledir. Tüm kamplarda elbiseler HCN temelli Zyklon-B gazıyla temizleni­yordu, buna göre “Soykırım” savunucularının iddia ettiği gibi milyonlarca Yahudi Zyklon-B gazı ile öldürülmemiş, aksine çok az bir kitle temizlenmiş, yani dezenfekte edilmişlerdir.
Dachau Kampı’ndan elde edilen resmi ölüm istatistiklerinde görül­düğü gibi, 1940-1941 ve 1942-1943 yılları arsında kış aylarında büyük bir tifüs salgını yaşanmıştır. Görülür ki, ölümlerin çoğunlu­ğu savaşın son dönemine aittir, bu dönem Alman ulaşım sistemi­nin bombardımanlar sonucunda çöktüğü dönemdir.
Bugün Dachau’nun bir ölüm kampı olduğu iddiasını destekleyen ki­şiler çok azalmıştır, bunun en önemli nedeni Nürnberg Mahkemelerinde Dachau’da olduğu söylenen gaz odalarının sahte olduğunun anlaşılmasıdır.)
Hitler, bu insanları biyolojik araştırma malzemesi ola­rak kullanmaları için kötü niyetli uzaylılara vermişti!..
W: Kötü uzaylılar Thera’dan mı yoksa Orion’dan mı geli­yor?
VA: Evet, Orion’dan. Fakat çoğunluğu Reticuli’den geliyor. ABD Başkanı Truman zamanında, ABD “Griler’le” bir anlaşma yapmıştı, iki çeşit “Gri” var; iyiler ve kötü­ler. (Kötü “Griler” küçük yapılı takriben 1-2 m. uzunluğundaydı. Hitler’le anlaşma yapan bunlardı.)
(Griler: Zeki, küçük kertenkele insanlardır. Ortalama olarak 90 cm. boyundadırlar. Deri renkleri grib eyazdan gri maviye, gri yeşil ve gri kahverengiye değişir. Ama asıl önemlisi insanların ruh enerji­si, veya yaşama enerjisiyle beslendikleri iddiasıdır. Rivayetlere gö­re, Griler aldatıcıdır ve mantıkla hareket etmelerine rağmen, onla­ra göre hedeflerine ulaşmak için aldatmaca mantığa uygundur. Te­kil ya da çift yıldızlı sistemde bulunan Orion ve Alfa Drakon, Griler faaliyetinin merkezidir.)
W: Antarktis’teki UFO’lar bulundu mu? Orada büyük bir UFO filosu mu var?
VA: Evet, ben onlara “Üçüncü Güç” diyorum. Amiral Byrd, Hitler’in her iki UFO’sunu ele geçirmek ve “Üçüncü Gücün” kayıtsız şartsız teslim olmasını sağlamak için yeniden kutba yollandı. Ona sekiz ay süre tanımışlar­dı ama sekiz haftadan kısa bir süre içinde büyük bir hezimete uğradı. Oradaki teknoloji o kadar üstündü ki, hiçbir şeye başlayamadı, örneğin, uçaklarından biri, elektromanyetik enerjiden oluşan görünmeyen bir duva­ra çarparak paramparça oldu. Bu Hitler’in adamlarının dünya dışı varlıklardan öğrendiği bir teknoloji idi.
LZ: Bu Ronald Reagan’ın plânladığı SDI (Yıldız Savaşları Projesi) kalkanına benziyor.
VA: Evet. Onların sahip olduğu bir diğer sistem de Psikotronik’ti. O zamanlar bu konu ABD’de hiç bilinmiyor­du. Ama şimdi biliniyor.
W: Bu gücü oluşturan dünya dışı varlıklar mı yoksa III. Reich mensupları mı?
VA: Her ikisi de. Uzaylılar Reticuli’den gelen “Gri”lerdi. Ben “Gri”lerin bugün için bir tehlike oluşturacağını sanmıyorum. Muhtemelen “Boş dünya” mensupları ile bir ittifak yaptılar ve şimdi barışçılar. Bir zamanlar tehlikeli idiler ama artık değiller.
W: Dünya politikalarını etkiliyorlar mı?
VA: Hayır, onunla ilgileri yok. Varlıklarını bizim dünyamız­dan geri çektiler.
(Söyleşinin sonu)
Dünyanın Kralı:
Saint Yves d’Alveydre “Hint Misyonu” adlı eserinde, Dünya Kralına ait olan yeraltı krallığı, Agarta’nın varlığını açıklamıştı.
Saint Yves d’Alveydre tanıklığına, Ferdinand Ossendowski’nin Moğolistan’da karşılaşmış olduğu Lamalara ve diğer birçok tanıklara dayanarak, bu esrarengiz “Dünya Kralı”nın tamamen gerçek olduğunu söyleyebiliriz.
Ossendowski ve Thule üyesi A. Trebitsch Lincoln’e gö­re, bu Dünya Kralı yalnızca bir ilah olmakla kalmayıp, ay­nı zamanda insanlığın kaderini eksiksiz olarak gerçekleştir­mesini de görüp gözetmektedir.
(Y. N: Bu konuda bakınız, “Hitler Almanyasının Gizli Tarihi” Thu­le Örgütünün Tibet Bağlantısı).
Maceraperest T. Lincoln 1937 yılında yayınlanan bir bro­şürde şu açıklamayı yapmaktan çekinmiyordu:
“Tibet’te yaşayan Dünya Kralı, siz kokuşmuş Batılılara karşı pek yakında, varlığını henüz bilmediğiniz ve karşısın­da tamamen çaresiz kalacağınız güçleri harekete geçirecek­tir.”
Bu Dünya Kralı, F. Osscndowski’nin de “Hayvanlar insanlar ve Tanrılar” isimli kitabında yazdığı gibi, insanların okült yönetimi ile temastaydı.
Tarihin yönlenip ve oluşumu gerçekte metodlu üstün bir plânın yansıması mıdır? Agarta’nın hükümdarı olan “Dünya Kralı” mitolojik veya doğaüstü bir varlık değil, dünyanın gizli kaderinin efendisi olan ve tamamen etten kemikten bir şahıstır.
G.H. Williamson’a göre, Dünyanın Kralı, tufan öncesi insanları arasında hayatta kalmış olanların sonuncusudur.
Başka bir iddiaya göre, Dünyanın Kralı gezegenimizde devlerin dolaşmakta olduğu devirlerde yeryüzünde yaşamış olan büyük insanların, o eskilerin içinden, hayatta kalmış olandır.
Dünyada 10.000 civarında inisiye olmuş insan Şamballa’ya nasıl ulaşılabileceğini biliyor. Bunlardan biri de Nikolas Roerich idi.
Roerich için Şamballa bir semboldü. Baş­ka bir gezegenden dünyamıza getirilen Gral (Kutsal Kase) de Şamballa’da bulunuyordu. Bu Gral, “Kara Güneş” ile ilgili “Kara Taş”tan başka bir şey değildi!..
Roerich Gral’ı ararken, Şamballa ile temas kurmuştu. 0, Lama’larla yaptığı konuşmalardan sonra, “Dünya Kralı” ile temas kurmuş ve dünyadaki en gizli loca olan “Beyaz Kardeşliğe” inisiye edilmişti. Rahip Yohanna, Şamballa’nın efendisinin ki 600 yıldan beri batı ile, özellikle papalar ve imparatorlar ile mektuplaşmıştı, takma adı idi. Dalay Lama, Rahip Yohanna’nın Dış Dünya’daki temsilcisi idi. Yani, Da­lay Lama “Dünya Kralı”nın temsilciliğini yapıyordu. Papa­lar Şamballa’ya ait bilgileri sakladıkları için, Dünya Kralı’nın yolladığı mektuplar Vatikan’ın gizli arşivlerinde bu­lunmaktadır.
Roerich daha sonra Şamballa ile Amerikan ve Sovyet hükümetleri arasında aracılık görevini üstlenmişti. O, Şamballa mektuplarını ilgili hükümetlere iletmişti. III. Reich (Nazi Almanyası) da Şamballa’dan mektuplar almıştı.
Teozofi Derneği kurucusu Helena Petrovsky, dünyanın altındaki tünelleri gösteren haritasında, Peru’daki mağaraları ve yeraltı geçitlerini işaretlemişti. Gerçekten de daha sonra Peru’da bilinmeyen bir zamana ait mağaralar ve tüneller şebekesi bulunmuştu.
(“Büyük Beyaz Kardeşlik” defa on binlerce yıl önce “Rutas” veya “Mu” diye bilinen kıta üzerinde ortaya çıktı. Mu’daki bilgeler, insanları eğitmek için bazı okullar açmışlardı. Bu okullar 12 adet idi. 13. okul ise medeniyetin en zeki ve bilgili, bilge adamlarına ayrılmıştı. 12 okul insanlara hayata ait temel bil­gileri veriyordu. 13. okul ise üstün insanlardan, yani büyük zihin­sel güç ve yeteneklere sahip “Üstad’lardan oluşmuştu. Mu kıtasının yok olmasından sonra, 13. okul ve üstadları dünyanın kendilerine ihtiyaçları olduğunu anlayarak Tibet’te “Büyük Beyaz Kardeşlik “örgütünü kurdular. Kardeşliği 7 üstad yönetiyordu ve bunlar “Yediler Konseyi” olarak biliniyordu.)
Blavatsky, 1848-1850 yılları arasında Peru’da Lima’dan Arica’ya (Bugünkü kuzey Şili toprakları) uzanan bir bölge­yi gezmişti. Blavatsky, ayrıca eski Peru’nun başkenti olan Cuzco’daki “Güneş Tapınağı”nı ziyaret etmişti. Onun anlat­tıklarına göre, tapınağın çatısı kalın altın plâkalarla kaplıy­dı. Tapınakta ayrıca İnka’ların “Iuacrunu”dedikleri mistik be­yaz bir taş bulunuyordu. İddialara göre, bu taş kehanette bulunmak için kullanılıyordu. Blavatsky, bu tapınaktaki mis­tik işaretleri yorumlayarak, güneşten belirli saatte, belirli bir açı ile gelen ışınların yardımı ile, gizli tünellere nereden gidilebileceğini bulmuştu.
İddialara göre, tüneli yapanlar kayıp beyaz Atlantis ırkı­na mensuptu. Bunların Peru’da kurdukları medeniyete “Hy Brasil” deniyordu. Bu ırka ait hatıralar vahşi Güney Ame­rika yerlilerinin geleneklerinde yaşamaktaydı.
Blavatsky’in iddialarına bakılırsa, yaşlı bir Peru’lu ona tünellerin ve büyük hazine odasının plânlarını vermişti. Blavatsky’nin tünel haritası halen Adyar, Madras’da Teozofi Derneği’nin arşivlerinde bulunmaktadır. Eski bir Brahmanik Hindistan geleneği, eşi görülmemiş güzellikte bir adanın  Orta Asya’daki bir iç denizin ortasında bulunduğundan bah­seder. (Bu yer, bugünkü Himalaya’ların kuzeyindedir.) Nefilim ırkı veya “Altınçağ” insanları bu adada yaşamışlardı. Onlar ve anakara arasında, her tarafa doğru yayılan yüzlerce mil uzunluğundaki tüneller hariç, herhangi bir bağlantı mevcut değildi. Hindistan’ın antik kentlerinden bu tünellere giriş olduğu iddia edilir.
(Bir zamanlar çevresi kapalı bir deniz olan Gobi Çölü, Baavi’den gelmiş olan uzaylılar tarafından “Beyaz Ada” ya da daha doğrusu “Yabancı Denizin Beyaz Adası” adı verilmiş olan muhteşem bir adaya sahipti. Burası uzaylıların önemli bir iniş noktası oldu. Gü­nümüzde bu adadan geriye, Atis Tepesi kalmıştır.)
İç Moğolistan’daki Moğol kabilelerinin geleneklerinde, tüneller ve yeraltı dünyasına ait fantastik sayılabilecek id­dialar vardır. Bunlardan biri de dünyanın her tarafındaki tü­neller ve yeraltı dünyası ile irtibatlı olduğu iddia edilen “Agarti”dir. Tibetli Lamalar, kuzey, güney ve orta Ameri­ka’da yeraltı mağara ve tüneller şebekesi olduğunu ve es­ki dünyanın toplumlarının büyük bir felâketten kaçarak bu­ralarda yaşadıklarından sözederler. Asya’daki başka bir eski geleneğe göre, efsanevi Atlantis kıtasının Afrika ve eski Brezilya’ya uzanan kıta köprüleri çöktüğü zaman, her yöne doğru uzanan labirentler ve tüneller yapılmıştı. Ama ne ya­zık ki, Atlantis’deki tüneller kara büyü kültleri tarafından kullanılmıştı.
New York’ta oturanların farkında bile olmadığı, Central Park’ın altında sonsuz bir tünel sistemine (Metroya değil!) giriş vardır.
Buna benzer mağara ve tüneller şebekesi Afganistan’da da bulunmaktadır. Buradaki tünellerin de Agarti’ye kadar uzandığı iddia edilmektedir.
A.B.D’de NSA (Millî Güvenlik Ajansı) ve NASA gibi kurumlar, dünyamızın içi ile ilgili bilgileri sürekli kamu­oyundan saklamaktadırlar.
Amerikan Hava Kuvvetlerinden emekli olmuş bir suba­yın 1997 yılı başındaki açıklamalarına bakılırsa, 1960′lı yıl­ların ortalarında Kessler Hava Kuvvetleri Üssünde, “İç Dün­ya” ile ilgili bir derste, konuyla ilgili bilgiler tüm detayla­rıyla verilmişti, İç Dünya, onların öğrenim plânının temel konularından biriydi.
 
Dünyanın yapısı ile ilgili yeni bilgiler:
29 Eylül 1981 tarihli New York Times’da çıkan bir ha­bere göre, Rusya’daki Kola yarımadasında ve Azerbaycan’da yapılan delgi deneylerinde hiç alışılmamış bir olayla karşılaşılmıştı;
10 km derinliğe ulaşıldığında sıcaklığın artması beklenirken, aniden ısının düştüğü gözlemlenmişti. Bunun dışında 7 km. den fazla derinde fosil mikro or­ganizmalara rastlanmıştı ki bu, bugüne kadar dünyamızın ya­pısıyla ilgili olarak ortaya atılan bütün teorilere ters düşüyor­du. Dünyamızın içindeki ısının kaynağı ya başka bir şeydir, yahutta dünyamızın içi sanıldığı gibi çok sıcak değildir.
Ayrıca A.B.D’nin Güney Georgia eyaleti Surrency şeh­rinde bir jeolojik formasyona rastlanmıştı ki bu, bugüne ka­dar dünyamızda rastlanmayan bir bulgu idi. Jeologlarca “Surrency Bright Spot” diye adlandırılan bölgede 14,5 km. derinlikte 200 milyon yıllık eski bir su rezervine rastlan­mıştı. Adı geçen su rezervuarı ve daha önce belirtilen Rusya’da elde edilen sonuçlar, jeologları bugüne kadar kabul edilen dünyanın yapısı ile ilgili modeli gözden geçirmeye mecbur etti. Bugüne kadar geçerli olan modele göre, 14,5 km. derinlikte yüksek ısı ve basınç altında hiçbir sıvının mevcut olmaması gerekirdi.
Cornell Üniversitesinden Prof. Dr. Larry Brown’ın açık­lamalarına göre, bulunan sıvı petrol değil, su idi. Brown açıklamalarına şöyle devam ediyordu;
“Gerçekten bulunan sıvı su ise, bunun anlamı bugüne kadar dünyanın yapısı ile ilgili bütün teorilerin altüst oldu­ğudur. Bu buluntu bize dünya kabuğunun şekillenmesi ile ilgili olarak, suyun rolünün göz önüne alınmasını icab ettiriyor.” (Vanguard Sciences, 17 Nisan 1991)
Buradan çıkan sonuç, dünya kabuğunun bugüne kadar bi­lim çevrelerince kabul edildiği gibi sert ve sıcak olmadığıdır.
Harvard Üniversitesi araştırmacılarının jeokimyasal ana­lizleri sonucu, sıvı magmanın doğrudan dünya yüzeyinin al­tına kadar ulaşabildiği, diğer yandan 700-1100 km. derin­likte katı kütlenin mevcut olduğu ortaya çıkmıştır. Bu araş­tırma sonuçlan bize, dünyanın içinde katı maddenin mev­cut olduğunu ve 700-1100 km. derinlikten itibaren başladı­ğını göstermektedir. Dünya yüzeyinden bu katı kütleye ka­dar soğuk ve katı bağlantılar vardır.
İç Dünya Teorisine göre, dünya kabuğu takriben 1200 km. kalınlığında ve içinde “İç Dünya”ya uzanan tünel sis­temi bulunmaktadır. İç Dünya 1200 km.lik dünya kabuğu­nun iç tarafında bulunmaktadır.
Kolombiya Üniversitesinden Paul G. Richards ve Xiao- dong Song adlı sismologların, Lamont Doberty Earth Observatorium (Newyork) da tesbit ettiklerine göre, dünyanın içi, gezegenin geri kalan kısmından daha hızlı hareket edi­yordu. Araştırmalara göre, içteki katı çekirdek dıştaki sıvı dış kabuğun içinde dönebiliyordu.
Dünyanın çekirdeği daha hızlı hareket edebildiğine göre, ya yerçekim gücü ile ortada bağımsız bir şekilde salınabiliyor ya da onu çevreleyen kütle ona basınç uygulayamıyordu. Bu çekirdek, Kolombiya Üniversitesi sismologlarının “İç Dünya” teorisine göre, “İç Güneş” olarak adlandırılıyor.
Ayrıca bugüne kadar geçerli olan, dünyanın kabuğunun 60 km. kalınlığında ve altında sıvı kaya tabakası mevcut olduğu teorisinin, yanlış olduğu ortaya çıkmıştır.
California’lı ve Illinois’li Jeofizikçiler bir deprem anali­zi sırasında 400 km. derinlikte dünyanın kabuğunu oluşturan sert kaya tabakalarına rastlamışlardı. Jeofizikçilerin he­saplamalarına göre dünyanın katı tabakasının kalınlığı 250 km. idi. Bu kalın iç kabuk, acaba İç Dünya’nın boş küre­sini mi oluşturuyor?

Kaynak:
Yeraltındaki Gizli Dünyalar – Turgut GÜRSAN

GALAKTİK İNSAN WEB TEAM